8 Şubat 2020 Cumartesi

FIRINCININ MERHAMETİ


FIRINCININ MERHAMETİ

Bursa’nın en çok ekmek satan fırınlarından birinin sahibiyim. Her gün satılan binlerce ekmek diyebilirim. İçeri giren çok olur ekmek ister, genelde veririz bedava diye alır gider. 

Bir gün üst kattayım, kameralara bakmaktayım. Bir abla var, ilk defa karşılaşmaktayım. Kapının önünde 10 dk. oldu, bir sağa bir sola dolanıp durdu. Kuyumcu olsak hırsız sanki bizi soyacak. Ama neöyle bir hali var, ne de akılsız değil ya fırını soyacak kadar. Baktım ki içeri gireceği yok. İndim aşağıya, geçtim tam karşısına ve ‘’ Abla bir şeye mi baktın’’ dedim. Yok abi, rahatsız ettim sizi, hayırlı işler dedi ve yola doğru ilerledi. Ama elini tutan minik kız çocuğu çekiştiriyor. Anne ne olur gitmeyelim diyor. 

Seslendim ablaya, kardeşim bana bir baksana. Duymamış gibi yaptı, ama ikinci de durdu ve dönüp baktı. Dedim ki ablaya ‘’Ablacım. 5 dk. vaktin varsa buyurun içeriye. Masamız da var, çaycı ablamız çay da koyar’’. Konuşmadı, çocuğunun yüzüne baktı başını salladı, dükkanıma adım attı. Bak abla dedim. Bizim bu dükkana çok ekmek almaya gelen olur, parasız alırlar. Biliyorum bazen de beni kandırıyorlar. Ama olsun diyorum, ben bunun bereketi ile binlerce satıyorum. Ama dikkat ettim sen üç defa döndün kapıdan tam içeri girecekken. Var mı ihtiyaç, ne olur varsa söyle yatmayasın sakın aç aç. Çaylarda geldi o arada, işaret ettim ve istedim masaya simit ve poğçada. Önce yiyin sonra konuşalım dedim. 

O çocuğun ve ablanın çiğnemeden, ağzındaki bitmeden tekrar ısırışlarına şahitlik ettim. Aç kardeşim bunlar, böyle mi yer aç olmasalar. Abla bir nefes aldı, ikinciye gelen çaydan yudumladı. ‘’Abi, dün eşim eve bir kadın getirdi. Terk edin hemen burayı dedi. Evden çıktığımda saat gece ikiye gelmekteydi. Önce bir otobüs durağında oturduk. Sonra baktım ki başımıza bir hal gelecek, bir karton bulduk ve Emirsultan Mezarlığı’nda uyuduk. Tamam da beş kuruş vermedi ki adam bana. Çıktık işte bir mont ve küçük bir çantayla. Acıktık tabii sabah olunca. Ama beş kuruş yok ki yanımda. Bir akrabam var ama o da çok uzakta. 20-30 TL lazım ki gideyim yanına. Telefonumu da vermedi, satacak besbelli. Arayamadım da kimseyi. Acıkınca da, kızım da elimden tutup senin fırının önünde durunca, girmedim de içeriye istemeye utanınca. Ben bir şey istemiyorum abi sizden. Bak nasıl gülüyor evladım, karnı doydu diye. Sevindirdin ikimizi de. Allah razı olsun, bu dükkanın hep müşteri ile dolsun.’’ dedi.

Benim Annem vefat etmişti geçen hafta. 21 yıldır alt katımda oturdu.Aklıma orası geldi bir an da. Hem boş, hem de eşyalı da. Şimdi götürsem eve bu ablayı hanım ne der acaba? 

Anlattım ablaya. Zaten çaresi de yok ki başka. Sen bugün otur, sabah çocuğun ile gel hem karnını doyur hem de yardım et dedim bizim çaycı ablaya. Öyle sevindi ki, ayağa kalktı elimi öpmek istedi. 

Eşimi aradım, o da çok sevindi. Ben gelip onları araba ile alayım hemen dedi. 

Üç aydır abla iş saatinde yanımda, akşam alt katımızda. Çok mutlular kızıyla. Kira almıyoruz, faturaları biz ödüyoruz, evladımız yok onun kızını evlat gibi seviyoruz. 

Birgün baktım, bir kadına iki ekmek verdi. Parasını istemedi. Sonra çantasından para alıp kasaya bırakıverdi. O da birine iyilik yapmak istemişti. Sesimi çıkarmadım. Görmemiş gibi yaptım. Ellerimi açıp Allah’a sonsuz şükrettim, bunca yıl sonra bana bir kardeş ve evlat yolladığı için teşekkür ettim.

6 Şubat 2020 Perşembe

Sultanım,bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.



Sultanım,bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.

Bir zamanlar Çin'de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı..


Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator'un karşısına çıkardılar. Hırsız imparatoru görünce ona şöyle dedi;
"Değerli efendim, çok açtım,dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.."

İmparator dudak büker;
"Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?"

Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve;
"Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.."

İmparator kahkaha atarak;
"Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.." dedi.

Yoksul adam;
"Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım..
Bu tohumu ancak, ömründe hiç çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.."

İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle;
"Ben imparator'um bahçıvan değil, o tohumu vezire ver eksin de altın meyveleri görelim." dedi..

Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca vezir telaşe içerisinde imparatora dönüp itiraz etti.
"Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin.."

Hazinedar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.

Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..

Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde vezire, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;

"Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim." dedi.

Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.

Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..

Sonra da gülerek;
"Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.." dedi.

Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz?

Okumayı, hele hele uzun yazıları okumayı pek sevmeyen bir toplumuz, okuyan nokta ya da herhangi bir ifade simgesi koyabilir mi?

Sokaktaki Fatih'ten,camiideki Fatih'e.


Sokaktaki Fatih'ten,camiideki Fatih'e.

Fatih'in hikayesi nedir onu okuyalım... 

Yer; Sarıyer Tarabya Camisi.

Sarıyer Müftülüğünün katkılarıyla Kuran'ı Kerim ziyafeti, sohbet ve duayla taçlandırılmış muhteşem atmosferin sıradışı bir misafiri vardı.
Program sunucusu kendisini anons ettiğinde cemaat şaşırdı.

Kürsüye davet edilen kişi 33 yaşında, 17 yıl uyuşturucu bağımlısı olarak yaşamış Fatih isimli bir gençti.

Selam vererek başladı konuşmasına.
Nasıl bağımlı olduğunu, neler yaşadığını anlattı.

Anne ve babasının öldüğünü bile idrak edemediğini, evlendiğini ama iki çocuğuyla eşinin kendisini terk ettiğini, Elektronik Mühendisliği okuduğu Ünv’den atıldığını, iki buçuk yıl sokaklarda yaşadığını anlattı.

İntihar etmeyi çok düşündüğünü ancak annesinin küçükken soba başında anlattığı ‘evladım Allah iki şeyi affetmez, biri kendisine şirk koşanı, diğeri de intihar edeni’ sözünün aklına geldiğini düşünerek intihar edemediğini söyledi.

Anlattıkça cemaatin gözleri faltaşı gibi açıldı.
‘Aranızda benim gibi bağımlı 20 arkadaşım var’ deyince cemaat biraz şaşkın, biraz ürkek sağına soluna baktı gayrı ihtiyari...

Ama o 20 kişiyi ayırt edemedi, edemezdi...
Çünkü hepsi namaza gelmiş ve namazın, zikirin ve Kuranı Kerim’in manevi iklimiyle meşguldü...

Sonra hikayesine devam etti Fatih...
Bir gün ışıklarda duran arabalardan para isterken arkadaşımın annesi olan bir hanımefendi –Fatih sen misin dedi? Ben tanımadığım halde yakınlık kurup, daha fazla parasını alabilmek düşüncesiyle evet benim dedim. (Bu arada 300-400 TL’sini de aldım.)

Bana yardımcı olmak istediğini söyledi, beni o esnada Çin’de bulunan arkadaşımla görüntülü olarak görüştürdü ve hastaneye götürdüler.

Götürdükleri hiçbir hastane beni kabul etmedi, 1.90 boyunda 40 kiloya düşmüş haldeydim. Beni gören doktorlar ümidi kesmişler ve kendi hastanelerinde ölmemi istemiyorlardı.

Sonunda BAYDER (Bağımsız Yaşam Derneği) beni kabul etti. Ölecekse de burada ölsün, hiç değilse kefenler, defnederiz demişler.

Orada olmanın benim için çok büyük anlamları vardı; birincisi çatısı olan bir yerde yatacaktım, ikincisi karnımı sıcak bir aşla doyuracaktım, üçüncüsü ise banyo yapabilecektim. Bunların bizim gibi sokaklarda yaşayanlar için ne anlama geldiğini bilemezsiniz.

Hamdolsun tedavi sürecim iyi gitti, bağımlılıktan kurtuldum ve şu anda bu derneğin bir gönüllüsü olarak bağımlıların rehabilitasyonunda görev alıyorum.

Anlattıklarının etkisinden cemaat mahzundu.
Sözlerini tamamladıktan sonra, dua ve musafahalaşma yapılırken bütün cemaat bu hikayeyi konuşuyordu.

Namazı müteakip o yirmi genci ağırladık.
İsimleri Ali, Hasan, Mehmet, Muhammet...
Herbirisinin farklı bir hikayesi var.
Kuran Kursu okumuş, Hafız olanı da var aralarında.
İstanbul’da bulunanı, Anadolu’dan geleni, Hollanda’dan geleni de...
Zengin olanı da, fakir olanı da...
50 yaşındaki ressam, 37 yaşındaki elektronikçi, bayan kuaförü, avukat katibi...
Adeta beynimiz dumura uğruyordu hikayeleri dinledikçe...

Aileler evlatlarının uyuşturucu bağımlısı olduğunu farkedene kadar 3-4 yıl geçmiş oluyormuş.

Bu konuda en büyük yanılgı ise, ebeveynlerin; ‘benim çocuğum yapmaz’, kullananlar içinse; ‘istediğim zaman bırakabilirim.’ düşüncesi olduğunu söylediler.

Derken sözü 38 yaşındaki Yücel Kuran aldı;
Herşeyimi kaybettim, 19 tane minibüsüm vardı, onlarca çalışanım vardı şimdi hiçbir şeyim yok.
3 yıl sokaklarda yaşadım.

Sokaklarda yaşayanları sokak köpekleri sahiplenirmiş, beni de bir köpek sahiplendi. Kendim için insanlardan birşey istemek izzetinefsime dokunuyordu, köpeğe diye lokantalardan yemek artıklarını alıyor, köpeğimle beraber Bakırköy Devlet Hastanesinin bahçesinin bir köşesinde kendimize mekan tuttuğumuz yerde yiyorduk.

Saat 17.00 olunca hastanenin kapıları kapatılır, bizi de dışarı atarlardı. Bazen belediye ekipleri köpekleri toplardı, nereye götürüyorsunuz diye sorardık, öldüreceklerinden endişe ederdik. Hayvan barınağına diye cevap verirlerdi.
Hayvan barınağına...

Ya biz ne olacaktık, eşrefi mahluk olan insan...?

Ve can alıcı hususlara temas ederek bizleri derin düşüncelere sevk etti.
-Şimdi bizi dikkatle, merakla dinliyorsunuz ve üzülüyorsunuz.
Buradan çıkınca ne olacak biliyor musunuz?
Unutacak ve normal hayatınıza devam edeceksiniz.
Birşeyler yapın abilerim, birşeyler.
Bizler çok şükür bir yer bulduk, elimizden tutan, sahip çıkanımız oldu, ya bulamayanlar, ya hala dışarıda yaşayanlar ne olacak?

Ben dört tane kitap yazdım, bir tanesi basıldı ve dernek yararına satışa konuldu, benim elimden bu geliyor, sizin elinizden daha fazlası gelebilir...

Hülasa dostlar...
Hikaye uzun...

Akıl olmazların zoru içinde,
Üstüste sorular soru içinde...

İşte Fatih’in eski hali ve yeni hali böyle.

Allah ve Peygamber sevgisinden mahrum bırakılan ve ahlaksızlığa sürüklenen zavallı bir gençliğin vebali hepimizin boynunadır.

Ehli sünnet yolunu insanlara aktarmak ve öğretmek dünyadaki tek gaye olmalıdır.

İnsanlığın kurtuluşu ancak bu şekilde mümkündür..

Devleti idare edenlerin en mühim ve asli vazifesi insana, insani ve manevi değerleri kazandırmak olmalıdır.

Allahü teâlâ gençlerimizi ve hepimizi bu tür bataklıklardan korusun.

2 Şubat 2020 Pazar

ETİYOPYALI HOCANIN İNCİRLE TANIŞMASI


ETİYOPYALI HOCANIN İNCİRLE TANIŞMASI

Bu güzel ve ibretamiz incir hikâyesini, Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumsal İletişim Müdürlüğü’nde Koordinatör olarak görev yapan Yüksel Sezgin bey anlatıyor:

“Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı 2015 yılı Ramazan Programı kapsamında Etiyopya’ya gittim. Çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir ülke olan Etiyopya’da insanların cömertçe paylaştığı tek unsur yoksulluk.

Etiyopya tam bir tezatlar ülkesi; bir yanda Allah’ın insanlara bahşettiği topraklar, bir yanda aç insanlar, bir yanda lüks oteller, hemen çevresi teneke mahallesi. Varlık da yokluk da iç içe… Bu tezatlar Etiyopya’da kaldığımız süre içinde hep Hayâli’nin;
“Cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler,
Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.” beyti dolaştı.

Necaşi Hazretlerinin torunlarıyla bir arada olmak, Ramazan’da onların yüzünü güldürmek, Ramazan sevincini paylaşmak, sofralarına bir katkı sunmak amacıyla Etiyopya’nın değişik bölgelerinde bulunduk.

Bir iftar vakti, kaldığım yerde ezanla birlikte orucumu açtım. Sofrada, Türkiye’den götürdüğüm biraz Beypazarı kurusu, birkaç hurma ve kuru incir vardı. İftardan sonra akşam namazını kıldım ve çay içmek için bir kenara çekildiğimde, Nureddin isimli bir imam yanıma geldi. Kendisine bir adet kuru incir ikramında bulundum. Hem sohbet ediyor, hem de çaylarımızı yudumluyorduk. Nureddin elindeki incirin yarısını ısırarak;
“Bu ne kadar güzel bir meyve, nedir bu meyve?” diye sordu.

Meyvenin incir olduğunu, Allah’ın üzerine yemin ettiği “Tin” meyvesi olduğunu söyledim. Hayretle “İncir bu mu?” dedi ve Besmele çekerek “Tîn Suresini” okumaya başladı. Elinde kalan yarım inciri büyük bir hürmet ve saygıyla bir peçeteye sardı. O yarım inciri ne yapacağını sordum kendisine…

“Allah’ın üzerine yemin ettiği bu inciri evime götüreceğim. Çocuklarımın ağzına birer parça koyacağım. Bir ömür damarlarımızda dolaşacak. Bu büyük bir nimet, Allah bize bu nimeti bahşetti, ne kadar şükretsek azdır.” dedi. Ben de, “Siz o yarım inciri yiyin” dedim ve yanımda bulunan bir paket inciri kendisine ikram ettim.

Büyük bir heyecanla paketi alarak; “Allah’a yemin ederim ki hayatımda aldığım en değerli ve en büyük hediye bu oldu. Sizler ne kadar büyük insanlarsınız, ne kadar büyük bir milletsiniz. 3500 kilometre mesafeden buraya geliyorsunuz ve Allah’ın Kur’an’da zikrettiği ve üzerine yemin ettiği bir meyveyle bizi tanıştırıyor ve ikramda bulunuyorsunuz. Size ne kadar teşekkür etsek azdır. Yıllardır Etiyopya’nın değişik bölgelerinde sofralarımıza katkı sağlıyor, kestiğiniz kurbanlarla bizlere ikramda bulunuyorsunuz. Gelecekten ümidini kesmiş olan bizlere birer ışık ve ümit oldunuz. Allah sizlerden razı olsun” dedi. Bu duygularla Necaşi Hazretlerinin torunlarıyla vedalaşarak ülkemize döndük.”

Bu hatıra kime ne anlatır veya kimler bundan ne ders çıkarır bilmiyorum. Yalnız ben kendime söz verdim. İnşaallah bundan sonra, bir incir gördüğümde veya bir incir yediğimde “Tîn Sûresini” mutlaka okuyacağım…

Hayat kitabımız Kur’an-ı Kerîm’de 95’inci sure. Mekke döneminde inmiştir. 8 ayettir.
Bismillâhirrahmanirrahim.

1- İncire, zeytine,
2- Sina dağına,
3- Ve bu emin beldeye (Mekke’ye) yemin olsun ki;
4- Biz, insanı en güzel bir biçimde yarattık.
5- Sonra çevirdik aşağıların aşağısına kaktık (indirdik).
6- Ancak iman edip yararlı işler yapan kimseler başka. Onlar için kesilmez bir mükâfat vardır.
7- O halde bundan sonra sana dini (hesap gününü) yalanlatan nedir?
8- Allah “hâkimlerin hâkimi” değil midir?
Amennâ ve saddaknâ… İnandık, iman ettik Rabbim… Yaratan ve yaşatan Sensin… Din gününün sâhibi Sensin… Hâkimler hâkimi Sensin…

Sormak istediğim soru şu:

Sayısız nimetler içerisinde yaşayan bizler, neden Etiyopyalı Nureddin Hoca gibi bakamıyoruz? 
O’nun gibi göremiyoruz? 
O’nun gibi düşünemiyoruz?
O idrakte olsaydık bir bardak suyu lüzumsuz yere akıtır mıydık? 
İhtiyacımızdan fazla aldığımız ekmekleri naylon poşetlerde küflendirip, sonra da hiç vicdanımız sızlamadan çöpe atar mıydık? 

Yaşadığımız şu dünyada israf ettiğimiz o nimetlere muhtaç olan milyonlarca insan olduğunu düşünürdük 
Heder ettiğimiz zenginliklerde diğer insanların ve doğacak bebeklerin de haklarının olduğunu unutmazdık
Kendisine ikrâm edilen ve hayatında ilk defa gördüğü, ilk defa yediği yarım incir karşılığında şükür olarak Tîn Sûresini okuyan Etiyopyalı Nureddin kardeşimiz, Türkiye’de incir bahçeleri, zeytin bahçeleri olup da kıblesini şaşırmış, kitabından habersiz, israf içersinde uyuşuk gafilleri görse ne derdi acaba😔

Yâ Rabbî Sırât-ı müstakimden ayırma bizi… İslâm nîmetinden, îman nîmetinden mahrum eyleme… Şükründen, zikrinden gâfil kılma bizleri… Âmin.