21 Temmuz 2017 Cuma

HÜRRİYET KURBANLARI



HÜRRİYET KURBANLARI

Aşağıda yer alan yazı Yeşilçamda aktrislerin hocası olarak bilinen daha sonra İslam'la hidayet bulan Kudret Şandra'nın bürosuna gelen bir kadının hayatını kendi ağzından anlatarak gençlerin ibretle okumasına sunulmuş bir yazıdır...) 

"Altmış yaşlarında bir kadın müsaade isteyerek yanımıza geldi. Yüzümüze baktı, yutkundu: - Size nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum, dedi. Sizin methinizi duydum. İdeal bir insan olarak tanıdım. Çıkan kitaplarınızdan bir yazar olduğunuzu da öğrenmiş bulunuyorum. Aleme ibret olsun diye hayatımı kısaca size anlatmak niyetiyle geldim. Ama yazmanız şartıyla... 

- Peki anlaştık dedim. Hayatını anlatmaya başladı ..

- 18 yaşındaydım. Yüksek tahsilli zengin bir delikanlı ile evlendim. Biz de zengin idik. Güzelliğim, boyum posum yerindeydi. Epeyce de okumuştum. Beyim memur olduğu için evde anne-baba diye bir şey yoktu. O günkü kafama göre arayıp da bulunamayacak bir şeydi. Sık sık giyinir kuşanır sinemaya ve benzeri eğlence yerlerine giderdim... Bir de eşimle beraber ayda bir komşulara giderdik.. 

- Yine bir gün, giyinmiş, kuşanmış, makyajımı yapmış, bütün çekiciliğimle yalnız başıma sinemaya gitmiştim. Yanımda bir kadın oturuyordu. Hep bana bakıyordu. Baktı, baktı...En sonunda ağlamaya başladı. Döndüm: 

- Bir derdiniz mi var? dedim. 

- Sorma evladım, dedi. Bir kızım vardı. O yaşadıkça ömrünü sana versin. Tıpkı senin gibiydi. Elmanın yarısı o , yarısı sen... Ben nasıl ağlamayayım? diye mendili gözlerine bastı, duygulanmıştım... Onu teselli ettim. Çok güzel konuşuyordu. Temiz ve modaya uygun giyinmişti. Bana itimat verdi. (Meğerse hainin tekiymiş , meğerse koyun postuna bürünmüş bir canavarmış... Fakat bunu nereden bilecektim...) Bir kadın tuzağa düşürmek için yine bir kadın kullanılıyordu. 

Son olarak onunla anlaştım. 18 yaşında idim. Bana öyle bir darbe vurdu ki, o günden bugüne bir daha kimseyle anlaşmadım, anlaşamadım. Hayatım beni sürükledi ölmedim, bugüne geldim. elini salladı : 

- Karıştırmayayım, sırayla gideyim, dedi. O kadınla "Evim" dediği yere gittim. (Ne yapmışsa bilemiyorum.) iki saat baygın kalmışım? Kendimi bir yatak odasında tanımadığım bir erkekle başbaşa buldum. (Meseleyi anlamış, tuzağa düşürülmüş , ırzıma geçildiğinin farkına varmıştım ama iş işten geçmişti.) 

- Kendime gelir gelmez : "KAHROLSUN" diye bağırdım. Yanımdaki erkek en büyük mantıksızlıkla içinde en mükemmel mantıklı sözleri sözlüyordu. "Olan oldu. Derdi büyütmeye gerek yok. Derdi tedavi etmelidir. Biliyorsun, sıcak bir yuvanız var, sevgili bir eşiniz var. Biran evvel onlara dönmek istersiniz değil mi?" gibi sözler söylüyordu. Çıldırmamak elde değildi. Keşke çıldırsaymışım... Bir ömür boyu akıllı olduğuma pişman oldum.. 

Gözlerini oymam gereken canavarlara yalvardım : "Olan bitenlerden kocamı haberdar etmeyin. Ne olursunuz yuvamı bozmayın." Kopacak dilleriyle söz verdiler. Eve geç kalmıştım. Çabukça yüzümü yıkadım, tarandım ve dünyamı yıkan, hayatımı zehir eden o evden çıktım. O gün, bugün hala kendimi affedemedim. Evime kapandım. Artık hiç dışarıya çıkmadım. Keşke çok önceleri evime kapansaydım...Yapamadım..Her şeyimi namusumu kaybettikten sonra evime yuvama döndüm, ama neye yayar ki... Kocam işine gidince kapıları kapatır, avaz avaz bağırırdım : 

- Ey Türk kadınına hak verdik, onu esaretten kurtardık, ona modern bir hayat hazırladık diyenler..Yalan söylüyorsunuz...Sizin Türk kadınına verdiğiniz hak değil, haksızlıkmış, sizin ona tanıdığınız hürriyet değil, esaretmiş... Onu kocasının yatağına, kocasına esir (!!) olmaktan kurtardınız ama başka yataklara, başka erkeklere esir ettiniz. Yalan söylüyorsunuz. Yalan, yalan, yalan... Artık size ve sizin hürriyetinize düşmanım." İşte böyle der, hıçkıra hıçkıra ağlardım. "Ey aziz ölüm gel." diye ölüme aşık olmuştum. Kadın hürriyetinden bahsedenlere diş gıcırdatıyordum. Bir canavar olup insanları parçalamak istiyordum. Bir gün kapı çalındı. Gittim, "Posta diye bir ses duydum. Mektup kutusundaki zarfı alıp içeri girdim. Zarfı açınca beni iğfal edenler tarafından çekilmiş çıplak resimlerimle karşılaştım. 

- "Ne yapayım ölmüyordum, dünya yıkılmıyor, kıyamet kopmuyordu. Günlerdir yemiyordum, içmiyordum. Benim için doktor çağıran kocamın yanında adeta eriyordum. Neden yer yarılıp içine düşmüyordum?. Şu dünyada yaşamaktansa Cehenneme razıydım. Neden ölmüyordum?. Birden bire kararımı verdim. Hiç olmazsa ailemi ve kocamı kurtarmalıydım. Evden ayrılırken bir mektup bıraktım : 

- "Saygıdeğer eşim, rica ediyorum, benim gibi bir alçağı arama, beni sevme, evlen, mesut ol." Bu mektubun altına da "Hürriyet Kurbanı" diye imza attım. Beni isteyen alçakların yanına gittim. İntikam duygularına bağlandım. Hakkın, adaletin olmadığı yerde intikamdan daha sevimli ne olabilirdi? İğfal edildikten sonra hayatta intikam isteğimden başka bir isteğim, gayem, malım olmadı. Ve şunu anladım : Bir kadın bir erkeğe insanlık, arkadaşlık yardım vs. için yaklaşırsa erkek şehvet ile yaklaşır. Bu acı gerçeği çok geç anladım. 

- İntikam duygularım o kadar kabarmıştı ki çevremdeki erkekleri kıskançlık ipinden yakalayıp onları birbirine boğdurdum. Ne yazık ki niçin öldüklerini, hapishaneye niçin düştüklerini bilemediler. O kadar kötü insan var ki onları bitiremedim. Ben bittim. Sanat, sahne, perde, bale, balo bunların hepsi medeniyet tuzağı. Bu tuzaklara genç kızların düşmemesini çok istedim. Fakat çokları pekmeze üşüşen sinek gibi geldiler. Esir veya köle gibi çalıştılar. Sermaye anlıyor musunuz? sermaye kadını oldular. Herşeyini kaybeden bu kadınlar korkusuzdur. Bunların kaybedecek başka şeyi yoktur. 

- Kokuşmuş et gibi çöplüğe atıldım. Bu mudur hak bu mudur hürriyet? En kötü yerler bile artık beni istemiyor. Biriktirdiğim paralarla iki daire aldım. Birinde oturuyorum. Birini de kiraya verip birşeyler alıp yiyorum. Kimsem yok. 

- Kirli ellerimle içim ezilerek dini kitaplar alıp okuyorum. Dini kitaplardan çok şeyler öğrendim. Kitapların bütününden özür diliyorum. Beni affedin, size layık değilim, diyorum. Anladım, bizi dinimizden ayırmışlar. Dininden ayrılanları meyhanelere, barlara, pavyonlara sahnelere, plajlara, diskoya, dansa, içkiye, kumara çağırmışlar. 

Barlarda ömrümü tükettim, herşeyimi kaybettim. Hayatımı kaybetmediğime üzgünüm. Evimi bir dini kuruluşa vermek istiyorum. Dini kuruluşlar da pis şey almaz ki... 

Sizden bir şey rica ediyorum : Bu söylediklerimi mutlaka yazınız. Ben de bir cumhuriyet çocuğuyum. Herşeyimi kaybedip hiçbir şey bulamayan medeniyet kurbanı, moda kurbanı, hürriyet kurbanı benim gibi cumhuriyet çocuklarını yazınız. Ta ki arkadan gelenler, bastıkları yeri görsünler. Asıl hürriyetin evlerinde, yuvalarında ve Allah'a kullukta olduğunu bilsinler. (Bu sözlerden sonra ayağa kalktık) Bir kumandan edasıyla : 

- Bana hiç bir şey sormayın, dedi. Beni unutun. Adımı sanımı bilmeyin. Dinleme lütfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim. Allah'a ısmarladık, dedi. Yaşlı gözleriyle gözümüzü yaş, gönlümüzü hüzünle doldurup gitti. İşte "Hürriyet Kurbanları" ndan sadece biri...

26 Mayıs 2017 Cuma

KALP HASTASI ADAM VE MUHTAÇ BİR KADIN


KALP HASTASI ADAM VE MUHTAÇ BİR KADIN

Mısırlı bir adamın kalp hastalığı vardı. Doktorlar hastalığının çok ağır olduğunu, ameliyatın yalnız yurtdışında yapılabileceğini söylediler. Adam zaman kaybetmeden Londra'ya gitti ve kendine iyi bir doktor buldu. Doktoru hastalığının ağır olduğunu ve ameliyat olursa da %1 yaşam şansı olduğunu söyledi. Adam ne yapacağını bilemedi. Düşündü taşındı ve doktora ameliyattan önce memleketine dönerek,vasiyetini yazacağını, işlerini yoluna koyarak on günün içinde geri geleceğini söyledi.

Adam memleketine geldi, on günün içinde düzene koydu herşeyi, yakınlarıyla helallaşıp evden ayrıldı. Yolu Pazarın karşısından geçiyordu. Pazarda bir kasap etlerin kötü yerlerini ayırıp çöpe atıyordu. Bir taraftan da genç bir kadın kasapın çöpe attığı etleri topluyordu. Kadına yaklaştı, etlerin kötü kısımlarını neden çöpten topladığını sordu. Kadın utanarak beş çocuğu olduğunu, çocuklarının yalnız yılda bir kez Kurban bayramında et yediklerini söyledi. Adam duyduklarına çok üzülmüşdü. Kasaptan 5 kilo et alıp kadına verdi, sonra ise kasabın her ay bu kadına 5 kilo et vermesi içi 5 yıllık et parasını önceden ödedi. Kadın gözleri yaşlı ve sevinç içinde ellerini göğe açarak; Allah'ım.. dedi. Sen bu adamın bütün zorluklarını kolaylaştır..

Kadın içten öyle dua etmişti ki duası bütün Arş'ı salladı..
Adam Londra'dakı hastaneye gelmişt. Ameliyyat öncesi yeniden muayene olunması gerekiyordu. Muayene eden doktor şaşırmış durumdaydı, üç kez yeniden adamı muayene etti, sonra adama bakarak: "Bu bir mucize, kalbin tam sağlam." dedi.

Adam kadının onun için ettiği duayı hatırladı ve doktora; - "Mucize değil, bir kadının gözyaşları sebebi ile Allah'ın verdiği şifadır bu." dedi.

Taberani : Peygamber Efendimiz(s.a.v) buyurdular:
''Mallarınızı zekatla koruyunuz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Belaları da dua ile karşılayıp savınız.''


4 Mart 2017 Cumartesi

ALLAH'IM ONU KORU



ALLAH'IM ONU KORU


Genç adam, evinin aIt katında marangozIuk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat pIâstik pencereIer yaygınIaşınca, ahşap oIanIara rağbet azaIdı. Bu yüzden işIer iyi gitmiyordu. 

ÜsteIik de çocukIarı büyümüş, biri hariç okuIa başIamıştı. MasrafIarı artınca, yanındaki kaIfasına yoI verdi. İşe biraz daha erken koyuIur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukIarın harçIığına katardı.

Adam, bir gün çaIışırken, eIektrik kesiIdi. Ve uzun süre bekIediği haIde geImedi. Aksi gibi, o akşam üzeri tesIim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kaImayı sevmezdi. PIanyayı yağIadı, taIaşIarı süpürdü. Biraz dinIenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı.

Eğer yanıImıyorsa, bu iş normaI değiIdi. Biri geIip sigortayı kapatmış oImaIıydı.
ŞaIteri kaIdırınca, atöIye aydınIandı. TahminIeri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anIam veremiyordu. Şaka dese, böyIe bir şaka yapıImazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.

İşe koyuIduğunda, yine aynı şey oIdu. Ama bu sefer suçIuyu görmüştü. OğIu, evden atöIyeye bağIanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında buImuştu.
Adam, on yaşına geImiş bir çocuğun böyIe bir hayIazIığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvoImuştu. Bir kere yapmış oIsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarIaması, hangi yönden bakıIırsa bakıIsın, büyük hataydı. SaçIarından yakaIayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiIiği içindi. BeIki vurduğu tokat, serseri oImasını engeIIerdi.

Adam, oğIunun gözyaşIarını görmezden geIdi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun, okuIda kimIerIe düşüp kaIktığını biImemiz Iazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertIer açacak!..

Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en koIay yoIu buIdu. OğIunun hiç aksatmadan tuttuğu günIüğünde, arkadaşIarına ait ip ucu oImaIıydı. Eşi istemese de, ona kuIak asmadı ve çocuğunun günIüğünü okumaya başIadı.


OğIu, en son sayfada:

“Bu gece kötü bir rüya gördüm!..” yazmıştı. “AtöIyede çaIışırken, babamı eIektrik çarpıyordu. AIIahım onu koru!.. Ben eIimden geIeni yapacağım!..”

26 Aralık 2014 Cuma

FATİH SULTAN MEHMED'İN ADALET ANLAYIŞI


FATİH SULTAN MEHMED'İN ADALET ANLAYIŞI





FATİH SULTAN MEHMED'İN ADALET ANLAYIŞI



İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum;


Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:


"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."


Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet'in de kızmış kafası.


"O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani" diyor.


Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; camiyi yapıyor.


Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:


"Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?"


Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti". diyor.


Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır.Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür". 


"Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor.


Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.


Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan,, Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?"


Rum, şaşkın şaşkınPadişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor.


Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki :


"Benden beyt'ül mal'ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."


Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor,


"Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.



14 Aralık 2014 Pazar

Ey insanlar! Sakın bir adamın orucu ve namazı sizi aldatmasın.



Ey insanlar! Sakın bir adamın orucu ve namazı sizi aldatmasın. 


Hac kafilesinden hızlı hareket ederek onlardan önce konaklara giden, buralarda borç parayla ticaret yapan, sonra tekrar hızlı davranıp yine kafileyi geçen bir adam iflas etmişti. Alacaklılar Hz. Ömer r.a.’a başvurduğunda minbere çıkıp, Allah Tealâ’ya hamd ve sena, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e salât ve selamdan sonra şunları söyledi: 


Ey insanlar! Sakın bir adamın orucu ve namazı sizi aldatmasın. Bir kimsenin güvenilir olup olmadığını öğrenmek için konuştuğu zaman doğru söyleyip söylemediğine, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet edip etmediğine ve zengin olduğunda takvasına bakın.


Bundan sonra, ey insanlar! Cüheyne kabilesinin Üseyfi’si , kendisi hakkında “hacıları geçti, hepsinden önce davrandı” denmesini, dini ve güvenilirliği için yeterli saydı. (Oysa bunun dindarlık ve güvenilirlikle bir ilgisi yoktur.)


Dikkat edin! O borç alarak ticaret yapmış, ancak borcunu ödemek için gerekli ihtimamı göstermemiştir. Şimdi ise borcu, bütün malını götürecek kadar büyümüştür. Kimin onda alacağı varsa yarın sabah bize gelsin, malını aralarında taksim edelim.


Borçtan uzak durun! Zira borcun evveli üzüntü, sonu ise elde-avuçta hiçbir şey kalmamacasına malın elinden alınmasıdır.


(Şerhu’z-Zürkânî ale’l-Muvatta, 4/95.)

9 Aralık 2014 Salı

HZ.ÖMER(r.a)VE YAŞLI KADININ AÇ TORUNLARI



HZ.ÖMER(r.a)VE YAŞLI KADININ AÇ TORUNLARI



Okuyacağınız hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır. 


Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer'i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor. 


Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer'den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum. 


Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; "gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?" 


Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; "hem sana yürüken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım" diye ilave etti. Ben "zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz." cevabını verdim. 


İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife'nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını" demek istiyorum. 


Halife Hz. Ömer'de zaptedilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu. 


Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu. 


Yavaş yavaş Hz. Ömer'in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu. 


Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi. 


Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu. 


Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer'in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife'yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin çalacağını kim düşünebilirdi. 


Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu "valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?" Kadın içini çekerek kısaca "iki günden beri açtılar da ondan" diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), "peki niye önlerine yemek koymuyorsun?" diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı. 


"Oğlum" dedi Halife Ömer'e "sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık. 


Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok." 


Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle "valide, şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi. 


"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye "Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?" dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: "evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!.." 


Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak "valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki. Kimbilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti. 


"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor. 


Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?" 


Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti: 


"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız." 


Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle "valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim" diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu. 


Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; "aman ey mü'minlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım." Hz Ömer (r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. "hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!... Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O'nun cezasını paylaşmayacaktır. 


Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım." 


Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer'dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir. 


Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah'ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile... 


Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; "o kadar da üzme kendini, ey mü'minlerin emiri... Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın. 


Ey iyi yürekli Halife!... Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah'ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz." 


Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne biraz neş'e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile. 


Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu. 


Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu. 


Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi. 


Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. 


Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. "Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer'in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın." 


Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu. 


Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; "Valideciğim... Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal" dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün mü'minleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı. 


Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü'nün şu sözlerini hatırladım. "Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz." "Ey yüce Allah Resulü!.. dedim içimden" "senin Halifen Ömer'i gördünde mi söyledin bu altın sözleri!... 


O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer'i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi: 


"Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın" diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve "Artık Ömer'i affediyor O'na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi" diye sözlerini bağladı. 


Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife'ye  şu son cevabı verdi; "işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı."