9 Haziran 2021 Çarşamba

HACCA BİSİKLETİYLE GİTTİ VE DÖNDÜ.


 HACCA BİSİKLETİYLE GİTTİ VE DÖNDÜ.

1964 yılında bisikletiyle Hacca gitmek istiyor. (Fakat gideceğini kimseye ilan etmiyor.)
Cebinde sadece 66 lirası var. Yollarda paraya çok ihtiyacı olmuyor. Vaaz verdiği yerlerde önüne sofralar kuruluyor.
Cilvegözü Sınır Kapısı'na varıyor. 1952 yılına ait pasaportunu gösteriyor. Fakat 5.000 lira döviz alması gerektiği söyleniyor, parası olmadığından geçemiyor.
Yolundan vazgeçmiyor. Tel örgülerden bisikletini atıyor. Ardından kendisi de atlıyor. Bu kez bisikletini kucağına alıyor. Mayın tarlasından geçip Suriye asfaltına çıkıyor. Bisikletine binerek hızla ilerliyor. Amman’a varıp mola verdiği sırada tanıdıkları ile karşılaşıyor.
'Buradan öteye zorlanırsın, bizimle gel' diyorlar. Başta kabul etmiyor ama zorla ikna ediyorlar. Bisikletini Amman’da birisine emanet edip tanıdıklarıyla yola devam ediyor. Otobüsle Mekke’ye varıp Hac vazifesini tamamlıyor.
Dönüş yolunda (bir aksilik yüzünden) otobüsü kaçırıyor.
Arabadan arabaya aktarma yaparak Amman’a varıyor ve bisikletine kavuşuyor.
(Ürdün ve Suriye'yi geçtikten sonra) 'Nasılsa memleketime gidiyorum' diyerek bisikletiyle Türk hududuna geliyor. İşte orada, 5.000 liralık döviz almadığı ve kaçak geçtiği için tutuklanıyor.
(Savcılığa çıkarılan) Mehmet Neşet amca, 'Bu suçsa ben Beytullah’ı görmeye gittim. Gavur olmaya gitmedim ya, ne yaparsanız yapın' diyor, cezasına razı oluyor.
Mehmet Neşet Öz’ün bisiklet yolculuğu savcının çok dikkatini çekmiş. Savcının talebiyle bisikletli fotoğrafı çekiliyor.
Ve o fotoğrafı Hürriyet Gazetesi basıp haber yapıyor. Ailesi olayı gazeteden görüp öğreniyor, yanına gidiyorlar fakat alıp gelmek mümkün olmuyor.
Mehmet Neşet amca 27 gün cezaevinde yattıktan sonra beraat ediyor. Yol arkadaşı bisikletiyle otobüs bindirilip evine gönderiliyor.
Uzak akrabaları ve köylüleri Hacı Mehmet Neşet Öz için hep 'Yollarda ölecek, ölüm haberi gelecek' dermiş. Fakat vefatı söyledikleri gibi olmamış.
Vefatından bir gece önce köyündeki dört kahveye de girerek herkese çaylar ısmarlamış, 'Yarın benim bayramım var' demiş.
Ertesi gün, 19 Şubat 1976'da sabah saatlerinde yatağında huzur içinde vefat etmiş. Nur içinde yatsın. Allah rahmet eylesin."

31 Aralık 2020 Perşembe

İMAM MI HIRSIZ KUR-AN MI ÖKSÜZ - VİDEO


 

HZ.HIZIR VE ÖLÜM MELEĞİ


 HZ.HIZIR VE ÖLÜM MELEĞİ


Günlerden bir gün oturmuş, ALLAH'ı Zikretmekle meşgul Hızır (a.s.)ın canını almak için yanına Ölüm Meleği Azrail (a.s) gelir. Hz. Hızır (a.s) durumu anlayınca hüngür hüngür ağlamaya ve çırpınmaya başlar. Bir ALLAH dostunun ölüm karşısında gayet metin ve soğukkanlı olmasını bekleyen Azrail (a.s)

''Bu ne telaş, bu ne telaş ey!
Hızır, ne kadar yufka yürekliymişsin, ne bu gözyaşları, Ölümden mi, yoksa Dünyadan ayrılacağından mı korkuyorsun'' diye sorunca Hızır ( a.s) Hayır der:
"Tek korkum;

Öldüğümde ALLAH'ı biraz daha fazla Zikretmekten uzak kalışımdır. Çünkü ardımdan insanlar ALLAH'ı anarlarken, bol bol ibadet ve taatte bulunurlarken, ben bu eşsiz zevkten mahrum kalacağım.
Halbuki ben kıyamete kadar ALLAH'ı anmayı ve Ona gece gündüz ibadet etmeyi diliyorum.´

Bunun uzerine ulu
ALLAH (c.c) Azrail (a.s)'a Ey Azrail;
Hızır'ın ruhunu alma. Bırak yaşasın..
Çünkü o yaşamayı kendisi için değil, benim için, beni daha çok anmak için istiyor. Bırakta kıyamete kadar yeryüzünde beni ansın, bana yalvarıp yakarsın diye emreder.
İste o yüzdendir ki;

Hızır (a.s) yeryüzünde kıyamete kadar hayatı sürecek olan tek varlıktır. Ve devamlı olarak Allah'ı anmakla meşguldur.
Yüce ALLAH cümlemizi, yüce adını yüreğinden ve dilinden düşürmeyen gerçek müminlerden eylesin... Amin..

RAHMETLİ SANATÇI MURAT GÖĞEBAKAN


 RAHMETLİ SANATÇI MURAT GÖĞEBAKAN


Aşık olarak evlenmiştir çok mutlu bir evliliği vardır. Şöhretinin zirvesindedir. Gribe yakalanmış ve hiç geçmemektedir. Konserleri ve çok yoğun bir programı vardır.

Karısının ısrarı ile grip ilacı almak için doktora gider. Vücudundaki morlukları gören doktor lösemiden şüphelenir. Hastaneye yatırmak isteyince ; Benim söz verdiğim konserlerim var ilacımı verin gideyim der..

Doktor hiç bir yere gidemezsin, bütün programını iptal et diyerek hastaneye yatırır. Lösemi olduğu anlaşılır. Aylarca hastaneden çıkamaz. Hastalık yeni başlarken teşhis edilmiştir. Morali çok yüksektir. Allah inancı ve eşinin sevgisi en büyük dayanağıdır.

Hastane kapısına :
« Benim büyük bir Rabbim, küçük bir derdim var » yazan bir kağıt astırır. Her gün bu kağıda bakar. Aylarca kaldığı hastaneden kanseri yenerek çıkar.

Hastalığı sebebi ile çalışamaması, yaptığı masraflar yüzünden bir hayli borçlanmıştır. Müziğe geri döner ve borçlarını ödemeye başlar.

Fakat acı bir sürpriz onu bekliyordur. Çok sevdiği eşinin kendini aldattığını öğrenir. Karısından boşanır. Bu ihaneti bir türlü kabullenemez ve içine kapanır.
Hastalığı tekrar nükseder. Bu sefer tedavi işe yaramaz.
Dönem dönem 2004 yılına kadar tedavisi devam eder . Beş yıl süren mücadelenin ardından 46 yaşında kansere yenik düşerek hayatını kaybeder.

Ölmeden önce bir rüya görerek öleceğini anlar.

Göğebakan rüyayı gördükten sonra hemşehrisi ünlü rüya yorumcusu Mehmet Emin Kırgil'in yanına giderek Hz Şehit Kafer türbesini ziyaret eder ve rüyasını anlatır.

BEMBEYAZ KANATLARI OLAN BİR KUŞ...

Göğebakan ziyaret sırasında Kırgil'e bir beyaz kuşun kendisini aldığını söyleyerek, "Beyaz bembayaz kanatları olan bir kuş aldı götürdü beni. Pencereden aldı beni, ben de ayaklarından tuttum, kanat çırparak götürdü beni.

Binaların arasından geçtik. Sağlı sollu şekiller yazılar vardı eski yazıydı. Götürdü yere bıraktı beni. Orada sen şunu yap şen bunu yap diye talimat verdi" diyerek "Kuş gelip beni götürdüğünde galiba gidiyoruz" dedi.

Kırgil ise rüyanın Göğebakan'ın tekrar yükselişe geçeceğini, ömrünün uzayacağını söyledi. Ancak Göğebakan buna inanmayarak, "Emin, türbedeyiz, rüyayı düzgün yorumla" dedi.

Bunun üzerine Kırgil, "Beyaz kuş dertlerinden sıkıntılarından kurtulacağının işareti" diye yorum yaptı. Ancak Göğebakan buna da inanmayarak, "Emin işte geldik işte gidiyoruz" diye yanıt verdi.

ANCAK O ÖLECEĞİNİ BİLİYORDU

Göğebakan, daha sonra küresinin 15 olduğunu daha önce ayda bir kan alırken, bunun 4 güne düştüğünü belirterek, "Aldığımız kanı 4 günde tükettik. Şimdi özel bir hastaneye gidip yine kan alacağım" dedi. Kırgil ise bütün bu konuşmaları cep telefonu kamerası ile çekti.

Kırgil, Göğebakan'ın öleceğini önceden bildiğini bunu rüyasında da gördüğünü belirterek, "Ben rüyasını kendisinin moralini bozmamak için farklı yorumladım. Ancak o öleceğini biliyordu. 'İşte geldim işte gidiyorum' dedi. Öyle de yaptı dedi.
Murat gögebakan ın annesinin sözleri olayı özetledi
Oğlum kanseri yendi ama ihaneti yenemedi...

Allah rahmet eylesin, mekanın cennet olsun inşallah.

PEYGAMBER AŞIĞI,ŞAİR NABİ'NİN HİKAYESİ


 PEYGAMBER AŞIĞI,ŞAİR NABİ'NİN HİKAYESİ


1642 senesinde , Şanlıurfa’da doğan Yusuf Nâbi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de İstanbul’a gitmiştir. Burada eğitimine devam eder, şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep’e gider. İstanbul’da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep’te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep’te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır.

Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbi’yi yanına aldı. Bu dönemlerde Nâbi Darphane Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbi aynı zamanda çok güzel bir sese sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılı idi. “Seyid Nuh” ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul’da 1712 yılında vefat etti.Nabi bazı kaynaklara göre İspirliydi.

NEBİ(Peygamber) AŞIĞI,ŞAİR NABİ....

Peygamber Aşığı Büyük Şair Urfalı NabiEdebiyatımızın büyük şairlerinden Süleyman Nâbî, Sultan 4. Mehmet döneminde önemli devlet adamlarıyla birlikte hacca gider. Her Müslüman şair için hac ibadeti, ol...ağan üstü bir olaydır; çünkü metafizik gerilime düşen şair, en yüksek estetik tecrübeyi edinmektedir. Hiç şüphesiz Nabi için Medine’ye gidip Hz. Peygamber’in kabr-i şeriflerini ziyaret , Mekke’de Kabe-i Muzzama’da tavaf etmek çok heyecan verici bir olaydır. Dolayısıyla hac kafilesinin Medine’ye yaklaştığı sırada şair Nabi’nin sözkonusu heyecanı doruk noktasına ulaşır.

Kafile şafak vakti Medine-i Münevvere’ye girmektedir. Ravza-i Mutahhara’nın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır. Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir kaside okumaya başlar.

“Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu”

Nâbi ve hac kafilesinde bulunanlar, Mescid-i Nebi minarelerinden Türkçe şiir okunması karşısında hayrette kalırlar. Nâbî, dikkat eder, okunan kendi şiiridir. İşin ilginç yanı bu naat, Nâbi’nin o gece, yani birkaç saat önce yazdığı şiirdir.

Namaz bitip Mescid-i Nebi’de yavaş yavaş cemaat dağılırken, Nâbi birkaç arkadaşıyla birlikte heyecan içinde müezzinlerin yanına varır. Müezzinlerden okudukları Türkçe naatın kimin olduğunu ve nerden öğrendiklerini sorarlar. Müezzinler, konunun kendileri için bir sır olduğunu düşünerek önce cevap vermek istemezler.
Fakat Nâbi, ısrar eder, bu Türkçe naatı o gece kendisinin yazdığını belirtir. Bu kez de müezzinler heyecanlanır. “Senin ismin Nâbi mi?” diye sorarlar şaire...”Evet” cevabını alınca ellerine kapanırlar. Nabi de müezzinlerin boyunlarına sarılır tek tek.

Müzzinler, Mescid-i Nebi minarelerinden Türkçe şiir okunması olayının açıklamasını şöyle yapar: “Bu gece Allah Rasulü rüyamızda bize, ‘Ümmetimden Nâbi isimli bir şair, beni ziyarete geliyor. Bu zat, bana karşı son derece büyük bir sevgi ile doludur. Bu aşkını ifade için şöyle bir naat yazmıştır. Siz, bu natı, bu sabah minarelerden onun buraya beni ziyarete gelişi şerefine okuyun.”

PEYGAMBER AŞKI

Nabi, Mescid-i Nebi müezzinlerinin okuduğu Türkçe şiiri gerçekten o gece yazmıştır.. Şiirin yazılış hikayesi de çok ilginçtir: Kafile, Medine-i Münevvere’ye yaklaşmıştır. Vakit gecedir.

Nabi, hac kafilesinde bulunan önemli devlet adamlarından bir paşayla aynı çadırda kalmaktadır.

Resûlullah (sas) Efendimiz’e bir an önce ulaşma özlemiyle Nâbî’nin gözüne uyku girmemiştir. Fakat paşa, hem de ayaklarını Medine tarafına, Kıble’ye doğru uzatmış, uyumaktadır. Bu durum Nabi’yi son derece üzer. “İki cihan güneşinin bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?” diye düşünür. Hz. Peygamber’in (s.a. v) beldesinde, edebe aykırı böyle bir gaflet hâline çok üzülmüştür. Dolayısıyla Medine yakınlarında gece çadırda paşa döne döne uyurken, Nabi de oturup bu şiiri yazmıştır.

Mescid-i Nebi müezzinlerinin yaptığı sözkonusu açıklama karşısında, Paşa’nın utancını, Nâbi’nin ise sevincini anlatmak, bu iki ruh halini tasvir etmek elbette imkânsızdır.

Paşa, utancını hangi kelimelerle dile getirmeye çalıştı bilinmez, ama Nâbi’nin dudaklarından şu kelimeler dökülür: “Demek ki sevgili peygamberimiz bana ‘Ümmetimden bir şair’ dedi. Demek ki iki cihan güneşi beni ümmetliğine kabul etti.”

Nâbi’nin bu hac seyahatinde “Tuhfetü’l-Harameyn” isimli bir gezi kitabı yazmıştır. Bu naat ile birlikte pek çok şiirin, hatıralarının ve gözlemlerinin yer aldığı bu kitap, yazıldığı günden bu yana inanmış gönülleri aşk ve heyecanla coşturmaktadır. Bu naatın, edebiyatımızdaki peygamber sevgisini anlatan şiirler arasında çok özel bir yeri vardır.

AYAKKABICININ GÖNÜL RAHATLIĞI


 AYAKKABICININ GÖNÜL RAHATLIĞI

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle…

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı firlayıp:

–“Küçüüük!” diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika! Çocuk, ona dönerek:
–“Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
–“Bence önemli değil” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin bacağı, kiminin de aklı veya vicdanı.” Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu.
Adam ise konuşmayı sürdürdü:
–“Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.” Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
–“Anlayamadım! dedi. Neden öyle olsun ki?”
–“Çok basit!” dedi, adam. “Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…” Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti.
O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:
–“Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?” Çocuk, başını yanlara sallayıp:
–“Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”
–“İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksin, o da 10 lira eder.” Çocuk biraz düşünüp:
–“Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”
–“Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.” Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
–“Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.
–“Ikiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”
–“Tamam işte!” dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
–“Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.”
–“Şaka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”
–“Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yasadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
–“Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!” Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.
Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
–“Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti.”
“Her rüzgar savuracak bir toz bulur, her hayat yaşanacak bir can bulur, her umut gerçekleşecek bir düş bulur, bulunmayacak tek şey senin benzerindir.”
Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, oturan insanlar

27 Ağustos 2020 Perşembe

"İLK TAŞI GÜNAHSIZ OLANINIZ ATSIN"


"İLK TAŞI GÜNAHSIZ OLANINIZ ATSIN"

Yahudiler, zina yapmış bir kadını saçlarından sürükleyerek, arkalarında büyük bir kalabalık, Hz. İsa peygamberin huzuruna geldiler...

Hz. İsa'dan bu kadını cezalandırmasını istediler. Amaçları Hz. İsa'yı test etmekti. Çünkü kendinden önceki peygamber Hz. Musanın şeriatına göre zina eden kadının taşlanması gerekir. Diğer taraftan Hz. İsa sürekli merhametli olmayı, Affetmeyi, Tövbe etmeyi, iyilik yapmayı tavsiye etmektedir. Kadını öldürtse NERDE TAVSİYE ETTİĞİN İYLİK-MERHAMET diyecekler, Kadını bıraksa HZ.MUSA'NIN ŞERİATINA UYMUYOR diye fitne çıkaracaklar....

Hz.İsa eğildi yere bir daire çizdi ve o daire Allah'ın izni ve kudretiyle ayna oldu, ve o aynaya bakan herkes geçmişte yapıp ettiği, işlediği bütün günahları görüyordu. Hz.İsa yerden doğruldu, ve kadını bırakın dedi, Kadını bıraktılar.

Ve kalabalığa "İlk taşı günahsız olanınız atsın" buyurdu. Kalabalığın sesi kesildi... Hz. İsa geriye dönüp baktıki, kadından başka O kalabalıktan geriye tek bir kişi kalmamış, hepsi oradan kaçmışlardı...

İşte bizim halimiz tamda bu, Başkalarıyla uğraşırız, Hiç kendi halimize bakmayız. Acaba o aynayı bizim önümüze koysalar, Hangimizin bakacak yada konuşacak yüzü olur?