7 Ekim 2018 Pazar

SU İLE ATEŞ


Ebü'l-Vefa (k.s) ve Fatih Sultan Mehmet Han


Ebü'l-Vefa (k.s) ve Fatih Sultan Mehmet Han



Osmanlı padişahları arasında Allah dostlarına hürmet ve muhabbet göstermek konusunda Fatih Sultan Mehmet Han (rah.) ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Hacı Bayram Veli’nin (k.s) talimatıyla henüz bebek iken terbiyesi Akşemseddin Hazretleri’ne (k.s) ısmarlanan Fatih Sultan Mehmet Han, Allah dostlarına ömrünün her döneminde teveccüh göstermiş; aldığı terbiye gereği her icraatında onların rıza ve dualarını almaya özen göstermiştir. Allah’ın veli kulları bu muhabbet ve hürmete karşılık Fatih Sultan Mehmet Han’ın üzerinden dua ve himmetlerini eksik etmemişler, Devlet-i Aliyye vesilesi ile İslâm ümmetine götürülen hizmetlere bizzat katılmışlardır. Her ölçüde inceliği esas alan Hak dostları, kendilerine teveccüh eden bir padişah dahi olsa ölçüyü bozmamış; İslâm ümmeti için en hayırlı hükümlerin verileceği ölçülere her zaman riayet etmişlerdir.


Konstantiniyye’nin fethedilip İstanbul olarak Osmanlı ülkesinin başkenti ilan edildiği dönemlerde İstanbul’a gelerek dergâh kuran Ebü'l-Vefa Hazretleri (k.s), dergâhının ve türbesinin bulunduğu semte adı verilmiş, güzide velilerden birisidir. Dergâhını kurduğu ilk günlerden itibaren irşadı ile İstanbul’daki birçok gayrimüslimin hidayetine vesile olan Ebü'l-Vefa'nın (k.s) saadetli ismi sevilen bir zat olarak günden güne yayılır ve nihayet Osmanlı sarayına kadar ulaşır. Osmanlı mülkünün hünkârı Fatih Sultan Mehmet Han, feyizli sohbetleri kulağına kadar gelen, kâmil ahlâkı ve manevî hâlinden övgüyle bahsedilen bu gönül sultanını ziyaret etmek üzere lalasını (hocası) yanına alarak Vefa Dergâhı’na doğru yola koyulur.


Dergâh Kapısında Bekleyen Sultan


Ebü'l-Vefa Hazretleri’nin (k.s) mütevazı dergâhına gelen büyük hünkâr, hizmetli dervişlere şeyh hazretleri ile görüşmek istediğini iletir ve kendisini ziyarete kabul buyurmasını rica eder. Hünkâr, lalası ile beraber dergâhın giriş odasında edeple beklemektedir. 


Hizmetli dervişlerden biri, Şeyh Hazretleri’nin (k.s) odasına girmek için destur ister ve hünkârın ziyaret dileğini Ebü'l-Vefa Hazretleri’ne (k.s) arz eder; “Efendim, Hünkârımız Fatih Sultan Mehmet Han huzurunuza çıkmak için destur isterler. Sizi ziyaret etmek maksadıyla dergâhımıza gelmiş bulunmaktalar.” Ebü'l-Vefa Hazretleri (k.s) bir an duraksar. Allah dostlarına has bir tevazu hâliyle sesi titrer; “Padişah Efendimiz, Hazreti Peygamber’in (s.a.v) müjdesine nail olmuş o kutlu zat, bizim gibi bir dervişi mi görmeye gelmiş?” buyurur. Karşısındaki mürit; “Ne buyurursunuz Sultanım… Kendileri giriş odasında beklemektedir.” der. Şeyh Hazretleri (k.s) “Hünkârımıza özrümüzü beyan edin. Şu anda kendisiyle görüşecek müsaitliğimiz yoktur.” buyurur. Hak dostunun cevabını Osmanlı Sultanı’na bildiren mürit, Fatih Sultan Mehmet Han’ın söylediği sözler üzerine tekrar Ebü'l-Vefa Hazretleri’nin (k.s) odasına döner; “Efendim, Hünkârımız dedi ki, Şeyh Hazretleri (k.s) meşgul ise beklemeye talibiz. Yeter ki nazarlarına girmek nasibimizde olsun.” Büyük hünkârın kendisine olan teveccühü Ebü'l-Vefa Hazretleri’nin (k.s) gönlüne dokunur. Ağlamaklı bir ses tonuyla; “Kendimizi iyi hissetmiyoruz. Hünkârımız beklemesin inşaAllah.” buyurur. Derviş, Ebü'l-Vefa Hazretleri’nin (k.s) buyurduğu sözleri kelime kelimesine hünkâra iletir. İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han dolan gözlerini yere çevirir; “Demek böyle buyurdu” der. Bir müddet bekler. Nihayet gözlerinden süzülen birkaç damla yaşla lalasına dönen büyük sultan, teessürünü dile getirerek; “Gördün mü lala, açılmaz dedikleri Konstantiniyye’nin kapısını Allah’ın izniyle açıp şehre girebildik ama bir veli kulun tahta kapısından içeri giremiyoruz.” der ve Hak dostunun ziyaretinde bulunamamanın verdiği üzüntü ile saraya geri dönmek üzere dergâhtan ayrılır.


"Padişah Efendimize Çektiğimiz Hasretlik Yeter"


Osmanlı Sultanı’nın dergâhtan ayrılmasıyla hizmetli derviş, az önce kendisini iyi hissetmediğini ifade eden mürşidinin hizmet ve ihtiyacını görmek için yanına birkaç mürit alarak odasına girer. Ancak Ebü'l-Vefa (k.s) odasında değildir. Dervişler mürşitlerini dergâhın arka bahçesindeki gülistanda, eğildiği yerden gül dallarını izlerken bulur. Sırtı kendilerine dönük olduğu hâlde, yanına edeplice sokulan dervişler “Hünkârımız gitti mi?” diye soran mürşitlerine cevap verir; “Gittiler sultanım.” Hazret istifini hiç bozmadan tekrar sorar; “Peki, ne buyurdular?” “Padişah Efendimiz sizle görüşemeyince çok müteessir oldular sultanım” diye hünkârın üzüntüsünü dile getirip, hünkârın lalasına söylediği sözleri Şeyh Hazretleri'ne bildirirler. Bunun üzerine Ebü'l-Vefa Hazretleri (k.s) doğrularak yüzünü müritlerine döner. Büyük velinin gözlerindeki yaşları gören müritler şaşırır. “Efendim” der içlerinden biri; “Görüyoruz ki siz de üzülmektesiniz. Hâl böyle iken neden hünkârımızı kabul etmediniz; hem o, hem siz üzüldünüz.” Ebü'l-Vefa Hazretleri; “Bu dünya her arzunun tecelli mekânı değildir. Padişahımızı ziyarete kabul etmedik çünkü korktuk. Hünkârımızın gönlünde nice yıllardır dervişlik hasreti durur. Onu sohbetimize dâhil etmedik. Çünkü sohbetten hâsıl olacak ilahi rahmet ve muhabbet kendisini cezbeder de devlet işlerini bir kenara bırakır diye korktuk. Hâlbuki bu ümmetin hünkârımız gibi devlet adamlarına ihtiyacı vardır. O devletin başı, biz ise onun dua ordusuyuz. Onu sohbetimize dâhil etmekten korktuk; zira dergâhımıza devam etseydi dahi burası hediyelerle, dünyalık metalarla dolup taşardı. Dervişlerimizin gönlü bu hâle tahammül edemez, dünyaya meyleder, dergâhımız bir padişahı kaldıramaz diye korktuk.” buyurarak, dervişleri ince görüşüne bir kez daha hayran bırakır.


Yıllar sonra Sultan’ın vefat haberini bildirmek üzere gelen müride getirdiği haberi söyletmeden, ilahî ilham ile kendisine bildirildiğini; “Bugün görüşmek günüdür. Padişah efendimize çektiğimiz hasretlik yeter.” buyurarak ifade eden Ebü'l-Vefa (k.s), yüz yüze görüşemediği büyük padişahın cenaze namazını bizzat kıldırmış, gönlündeki hasreti bu vesile ile gidermiştir. 


Mostar Dergisi,Mümin Munis,Sayı 105,Kasım 2013


http://www.dervisler.net/mostar/ebulvefa-ks-ve-fatih-sultan-mehmet-hanrah-t35506.0.html 

21 Temmuz 2017 Cuma

HÜRRİYET KURBANLARI



HÜRRİYET KURBANLARI

Aşağıda yer alan yazı Yeşilçamda aktrislerin hocası olarak bilinen daha sonra İslam'la hidayet bulan Kudret Şandra'nın bürosuna gelen bir kadının hayatını kendi ağzından anlatarak gençlerin ibretle okumasına sunulmuş bir yazıdır...) 

"Altmış yaşlarında bir kadın müsaade isteyerek yanımıza geldi. Yüzümüze baktı, yutkundu: - Size nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum, dedi. Sizin methinizi duydum. İdeal bir insan olarak tanıdım. Çıkan kitaplarınızdan bir yazar olduğunuzu da öğrenmiş bulunuyorum. Aleme ibret olsun diye hayatımı kısaca size anlatmak niyetiyle geldim. Ama yazmanız şartıyla... 

- Peki anlaştık dedim. Hayatını anlatmaya başladı ..

- 18 yaşındaydım. Yüksek tahsilli zengin bir delikanlı ile evlendim. Biz de zengin idik. Güzelliğim, boyum posum yerindeydi. Epeyce de okumuştum. Beyim memur olduğu için evde anne-baba diye bir şey yoktu. O günkü kafama göre arayıp da bulunamayacak bir şeydi. Sık sık giyinir kuşanır sinemaya ve benzeri eğlence yerlerine giderdim... Bir de eşimle beraber ayda bir komşulara giderdik.. 

- Yine bir gün, giyinmiş, kuşanmış, makyajımı yapmış, bütün çekiciliğimle yalnız başıma sinemaya gitmiştim. Yanımda bir kadın oturuyordu. Hep bana bakıyordu. Baktı, baktı...En sonunda ağlamaya başladı. Döndüm: 

- Bir derdiniz mi var? dedim. 

- Sorma evladım, dedi. Bir kızım vardı. O yaşadıkça ömrünü sana versin. Tıpkı senin gibiydi. Elmanın yarısı o , yarısı sen... Ben nasıl ağlamayayım? diye mendili gözlerine bastı, duygulanmıştım... Onu teselli ettim. Çok güzel konuşuyordu. Temiz ve modaya uygun giyinmişti. Bana itimat verdi. (Meğerse hainin tekiymiş , meğerse koyun postuna bürünmüş bir canavarmış... Fakat bunu nereden bilecektim...) Bir kadın tuzağa düşürmek için yine bir kadın kullanılıyordu. 

Son olarak onunla anlaştım. 18 yaşında idim. Bana öyle bir darbe vurdu ki, o günden bugüne bir daha kimseyle anlaşmadım, anlaşamadım. Hayatım beni sürükledi ölmedim, bugüne geldim. elini salladı : 

- Karıştırmayayım, sırayla gideyim, dedi. O kadınla "Evim" dediği yere gittim. (Ne yapmışsa bilemiyorum.) iki saat baygın kalmışım? Kendimi bir yatak odasında tanımadığım bir erkekle başbaşa buldum. (Meseleyi anlamış, tuzağa düşürülmüş , ırzıma geçildiğinin farkına varmıştım ama iş işten geçmişti.) 

- Kendime gelir gelmez : "KAHROLSUN" diye bağırdım. Yanımdaki erkek en büyük mantıksızlıkla içinde en mükemmel mantıklı sözleri sözlüyordu. "Olan oldu. Derdi büyütmeye gerek yok. Derdi tedavi etmelidir. Biliyorsun, sıcak bir yuvanız var, sevgili bir eşiniz var. Biran evvel onlara dönmek istersiniz değil mi?" gibi sözler söylüyordu. Çıldırmamak elde değildi. Keşke çıldırsaymışım... Bir ömür boyu akıllı olduğuma pişman oldum.. 

Gözlerini oymam gereken canavarlara yalvardım : "Olan bitenlerden kocamı haberdar etmeyin. Ne olursunuz yuvamı bozmayın." Kopacak dilleriyle söz verdiler. Eve geç kalmıştım. Çabukça yüzümü yıkadım, tarandım ve dünyamı yıkan, hayatımı zehir eden o evden çıktım. O gün, bugün hala kendimi affedemedim. Evime kapandım. Artık hiç dışarıya çıkmadım. Keşke çok önceleri evime kapansaydım...Yapamadım..Her şeyimi namusumu kaybettikten sonra evime yuvama döndüm, ama neye yayar ki... Kocam işine gidince kapıları kapatır, avaz avaz bağırırdım : 

- Ey Türk kadınına hak verdik, onu esaretten kurtardık, ona modern bir hayat hazırladık diyenler..Yalan söylüyorsunuz...Sizin Türk kadınına verdiğiniz hak değil, haksızlıkmış, sizin ona tanıdığınız hürriyet değil, esaretmiş... Onu kocasının yatağına, kocasına esir (!!) olmaktan kurtardınız ama başka yataklara, başka erkeklere esir ettiniz. Yalan söylüyorsunuz. Yalan, yalan, yalan... Artık size ve sizin hürriyetinize düşmanım." İşte böyle der, hıçkıra hıçkıra ağlardım. "Ey aziz ölüm gel." diye ölüme aşık olmuştum. Kadın hürriyetinden bahsedenlere diş gıcırdatıyordum. Bir canavar olup insanları parçalamak istiyordum. Bir gün kapı çalındı. Gittim, "Posta diye bir ses duydum. Mektup kutusundaki zarfı alıp içeri girdim. Zarfı açınca beni iğfal edenler tarafından çekilmiş çıplak resimlerimle karşılaştım. 

- "Ne yapayım ölmüyordum, dünya yıkılmıyor, kıyamet kopmuyordu. Günlerdir yemiyordum, içmiyordum. Benim için doktor çağıran kocamın yanında adeta eriyordum. Neden yer yarılıp içine düşmüyordum?. Şu dünyada yaşamaktansa Cehenneme razıydım. Neden ölmüyordum?. Birden bire kararımı verdim. Hiç olmazsa ailemi ve kocamı kurtarmalıydım. Evden ayrılırken bir mektup bıraktım : 

- "Saygıdeğer eşim, rica ediyorum, benim gibi bir alçağı arama, beni sevme, evlen, mesut ol." Bu mektubun altına da "Hürriyet Kurbanı" diye imza attım. Beni isteyen alçakların yanına gittim. İntikam duygularına bağlandım. Hakkın, adaletin olmadığı yerde intikamdan daha sevimli ne olabilirdi? İğfal edildikten sonra hayatta intikam isteğimden başka bir isteğim, gayem, malım olmadı. Ve şunu anladım : Bir kadın bir erkeğe insanlık, arkadaşlık yardım vs. için yaklaşırsa erkek şehvet ile yaklaşır. Bu acı gerçeği çok geç anladım. 

- İntikam duygularım o kadar kabarmıştı ki çevremdeki erkekleri kıskançlık ipinden yakalayıp onları birbirine boğdurdum. Ne yazık ki niçin öldüklerini, hapishaneye niçin düştüklerini bilemediler. O kadar kötü insan var ki onları bitiremedim. Ben bittim. Sanat, sahne, perde, bale, balo bunların hepsi medeniyet tuzağı. Bu tuzaklara genç kızların düşmemesini çok istedim. Fakat çokları pekmeze üşüşen sinek gibi geldiler. Esir veya köle gibi çalıştılar. Sermaye anlıyor musunuz? sermaye kadını oldular. Herşeyini kaybeden bu kadınlar korkusuzdur. Bunların kaybedecek başka şeyi yoktur. 

- Kokuşmuş et gibi çöplüğe atıldım. Bu mudur hak bu mudur hürriyet? En kötü yerler bile artık beni istemiyor. Biriktirdiğim paralarla iki daire aldım. Birinde oturuyorum. Birini de kiraya verip birşeyler alıp yiyorum. Kimsem yok. 

- Kirli ellerimle içim ezilerek dini kitaplar alıp okuyorum. Dini kitaplardan çok şeyler öğrendim. Kitapların bütününden özür diliyorum. Beni affedin, size layık değilim, diyorum. Anladım, bizi dinimizden ayırmışlar. Dininden ayrılanları meyhanelere, barlara, pavyonlara sahnelere, plajlara, diskoya, dansa, içkiye, kumara çağırmışlar. 

Barlarda ömrümü tükettim, herşeyimi kaybettim. Hayatımı kaybetmediğime üzgünüm. Evimi bir dini kuruluşa vermek istiyorum. Dini kuruluşlar da pis şey almaz ki... 

Sizden bir şey rica ediyorum : Bu söylediklerimi mutlaka yazınız. Ben de bir cumhuriyet çocuğuyum. Herşeyimi kaybedip hiçbir şey bulamayan medeniyet kurbanı, moda kurbanı, hürriyet kurbanı benim gibi cumhuriyet çocuklarını yazınız. Ta ki arkadan gelenler, bastıkları yeri görsünler. Asıl hürriyetin evlerinde, yuvalarında ve Allah'a kullukta olduğunu bilsinler. (Bu sözlerden sonra ayağa kalktık) Bir kumandan edasıyla : 

- Bana hiç bir şey sormayın, dedi. Beni unutun. Adımı sanımı bilmeyin. Dinleme lütfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim. Allah'a ısmarladık, dedi. Yaşlı gözleriyle gözümüzü yaş, gönlümüzü hüzünle doldurup gitti. İşte "Hürriyet Kurbanları" ndan sadece biri...

26 Mayıs 2017 Cuma

KALP HASTASI ADAM VE MUHTAÇ BİR KADIN


KALP HASTASI ADAM VE MUHTAÇ BİR KADIN

Mısırlı bir adamın kalp hastalığı vardı. Doktorlar hastalığının çok ağır olduğunu, ameliyatın yalnız yurtdışında yapılabileceğini söylediler. Adam zaman kaybetmeden Londra'ya gitti ve kendine iyi bir doktor buldu. Doktoru hastalığının ağır olduğunu ve ameliyat olursa da %1 yaşam şansı olduğunu söyledi. Adam ne yapacağını bilemedi. Düşündü taşındı ve doktora ameliyattan önce memleketine dönerek,vasiyetini yazacağını, işlerini yoluna koyarak on günün içinde geri geleceğini söyledi.

Adam memleketine geldi, on günün içinde düzene koydu herşeyi, yakınlarıyla helallaşıp evden ayrıldı. Yolu Pazarın karşısından geçiyordu. Pazarda bir kasap etlerin kötü yerlerini ayırıp çöpe atıyordu. Bir taraftan da genç bir kadın kasapın çöpe attığı etleri topluyordu. Kadına yaklaştı, etlerin kötü kısımlarını neden çöpten topladığını sordu. Kadın utanarak beş çocuğu olduğunu, çocuklarının yalnız yılda bir kez Kurban bayramında et yediklerini söyledi. Adam duyduklarına çok üzülmüşdü. Kasaptan 5 kilo et alıp kadına verdi, sonra ise kasabın her ay bu kadına 5 kilo et vermesi içi 5 yıllık et parasını önceden ödedi. Kadın gözleri yaşlı ve sevinç içinde ellerini göğe açarak; Allah'ım.. dedi. Sen bu adamın bütün zorluklarını kolaylaştır..

Kadın içten öyle dua etmişti ki duası bütün Arş'ı salladı..
Adam Londra'dakı hastaneye gelmişt. Ameliyyat öncesi yeniden muayene olunması gerekiyordu. Muayene eden doktor şaşırmış durumdaydı, üç kez yeniden adamı muayene etti, sonra adama bakarak: "Bu bir mucize, kalbin tam sağlam." dedi.

Adam kadının onun için ettiği duayı hatırladı ve doktora; - "Mucize değil, bir kadının gözyaşları sebebi ile Allah'ın verdiği şifadır bu." dedi.

Taberani : Peygamber Efendimiz(s.a.v) buyurdular:
''Mallarınızı zekatla koruyunuz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Belaları da dua ile karşılayıp savınız.''


4 Mart 2017 Cumartesi

ALLAH'IM ONU KORU



ALLAH'IM ONU KORU


Genç adam, evinin aIt katında marangozIuk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat pIâstik pencereIer yaygınIaşınca, ahşap oIanIara rağbet azaIdı. Bu yüzden işIer iyi gitmiyordu. 

ÜsteIik de çocukIarı büyümüş, biri hariç okuIa başIamıştı. MasrafIarı artınca, yanındaki kaIfasına yoI verdi. İşe biraz daha erken koyuIur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukIarın harçIığına katardı.

Adam, bir gün çaIışırken, eIektrik kesiIdi. Ve uzun süre bekIediği haIde geImedi. Aksi gibi, o akşam üzeri tesIim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kaImayı sevmezdi. PIanyayı yağIadı, taIaşIarı süpürdü. Biraz dinIenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı.

Eğer yanıImıyorsa, bu iş normaI değiIdi. Biri geIip sigortayı kapatmış oImaIıydı.
ŞaIteri kaIdırınca, atöIye aydınIandı. TahminIeri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anIam veremiyordu. Şaka dese, böyIe bir şaka yapıImazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.

İşe koyuIduğunda, yine aynı şey oIdu. Ama bu sefer suçIuyu görmüştü. OğIu, evden atöIyeye bağIanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında buImuştu.
Adam, on yaşına geImiş bir çocuğun böyIe bir hayIazIığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvoImuştu. Bir kere yapmış oIsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarIaması, hangi yönden bakıIırsa bakıIsın, büyük hataydı. SaçIarından yakaIayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiIiği içindi. BeIki vurduğu tokat, serseri oImasını engeIIerdi.

Adam, oğIunun gözyaşIarını görmezden geIdi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun, okuIda kimIerIe düşüp kaIktığını biImemiz Iazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertIer açacak!..

Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en koIay yoIu buIdu. OğIunun hiç aksatmadan tuttuğu günIüğünde, arkadaşIarına ait ip ucu oImaIıydı. Eşi istemese de, ona kuIak asmadı ve çocuğunun günIüğünü okumaya başIadı.


OğIu, en son sayfada:

“Bu gece kötü bir rüya gördüm!..” yazmıştı. “AtöIyede çaIışırken, babamı eIektrik çarpıyordu. AIIahım onu koru!.. Ben eIimden geIeni yapacağım!..”

26 Aralık 2014 Cuma

FATİH SULTAN MEHMED'İN ADALET ANLAYIŞI


FATİH SULTAN MEHMED'İN ADALET ANLAYIŞI





FATİH SULTAN MEHMED'İN ADALET ANLAYIŞI



İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum;


Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:


"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."


Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet'in de kızmış kafası.


"O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani" diyor.


Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; camiyi yapıyor.


Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:


"Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?"


Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti". diyor.


Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır.Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür". 


"Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor.


Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.


Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan,, Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?"


Rum, şaşkın şaşkınPadişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor.


Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki :


"Benden beyt'ül mal'ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."


Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor,


"Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.